Asimetrik Yıpratma Harbinde Rejim Değişikliği Yanılsaması ve Uluslararası Hukukun Araçsallaşması: İran Krizi ve Küresel Sistemdeki Kırılmalar Üzerine
Uluslararası ilişkiler disiplini ve harp tarihi perspektifinden incelendiğinde, Ortadoğu'da devlet dışı aktörlerin (proxy forces) ve asimetrik harp tekniklerinin entegre edildiği mevcut kriz, salt bölgesel bir hegemonya mücadelesi olmanın ötesinde, küresel güvenlik mimarisini ve uluslararası hukukun temel kaidelerini sarsan yapısal bir dönüşüme işaret etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik yürüttüğü askerî operasyonlar; bir yanda İsrail stratejik kültürünün temel taşlarından biri olan "liderlik decapitation (baş kesme/lider kadrosunu imha)" doktrinini, diğer yanda ise İran’ın konvansiyonel askerî eksikliğini telafi etmek üzere inşa ettiği "asimetrik yıpratma ve doyurma (saturation)" stratejisini karşı karşıya getirmektedir. Bu süreçte en dikkat çekici olgu, askerî rasyonalitenin sınırlarının ötesine geçerek, güç kullanımının uluslararası hukukun yerine geçmeye başlaması ve "önleyici meşru müdafaa" kavramının normatif çerçevesini aşarak yeni bir küresel normal (new normal) yaratma eğiliminde olmasıdır. İsrail askerî doktrininde "decapitation", düşman hiyerarşisini felç ederek komuta-kontrol mekanizmasını çökertmeyi hedefleyen köklü bir stratejik unsurdur. Geçmişte Hizbullah lideri Abbas Musavi'nin veya Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin'in suikastları bu doktrinin taktiksel başarıları olarak kayda geçmiştir. Ancak 2006 İkinci Lübnan Savaşı, bu yaklaşımın asimetrik direniş ağları (network-centric warfare) karşısındaki sınırlarını acı bir şekilde göstermiştir. Hizbullah’ın ademi merkeziyetçi hücre yapısı ve sivil alanlara gizlenmiş füze tünelleri, İsrail'in hava üstünlüğüne ve liderlik suikastlarına rağmen sürdürülebilir bir yıpratma harbi yürütmesini sağlamış; nihayetinde İsrail ordusunun geri çekilmesi ve Genelkurmay Başkanı Dan Halutz’un istifasıyla sonuçlanan stratejik bir tıkanıklığa yol açmıştır. Günümüzde İran da benzer bir reaksiyon vermekte; Dini Lider Hamaney'in ölümüyle sonuçlanan operasyona rağmen, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) ve paramiliter Basij kuvvetleri üzerinden, klasik bir çöküş yaşamak yerine devasa füze ve İHA envanteriyle İsrail ve ABD’nin bölgedeki müttefiklerini hedef alan uzun soluklu bir yıpratma savaşı (war of attrition) başlatma kartını oynamaktadır. Lider kadrosunun imhasının otomatik bir rejim değişikliği getireceği beklentisi, siyaset bilimi literatüründe "decapitation" stratejilerinin zayıf karnı olarak görülmektedir. Francis Fukuyama'nın da işaret ettiği üzere, İran gibi kırk yılı aşkın sürede devletin tüm kılcal damarlarına nüfuz etmiş, ekonomik rant ağlarını kontrol eden ve kendi içinde kurumsallaşmış silahlı yapıların (DMO) bulunduğu sistemlerde, tepedeki ismin tasfiyesi demokratik bir geçişten ziyade fraksiyonlar arası kanlı bir iktidar mücadelesine ve bölgesel kaosu derinleştirecek bir istikrarsızlığa yol açma potansiyeli taşımaktadır. Venezuela'daki Maduro örneğinde olduğu gibi dışarıdan dayatılan liderlik değişimleri, içeride sağlam bir demokratik muhalefet zemini veya birleşik bir alternatif bulunmadığı takdirde, askeri-bürokratik elitin hayatta kalma güdüsüyle (survival instinct) daha da radikalleşmesine neden olmaktadır. Taktiksel ve stratejik düzeydeki bu tıkanıklıkların ötesinde, krizin asıl sarsıcı etkisi uluslararası hukukun bağlayıcılığının ve normatif gücünün aşınmasıdır. Birleşmiş Milletler Şartı, kuvvet kullanımını yalnızca BMGK kararı veya sınırları çok kesin çizilmiş bir "yakın ve kaçınılmaz bir tehdide (imminent threat) karşı meşru müdafaa" durumuyla sınırlamasına rağmen; ABD ve İsrail'in önleyici (preventative) nitelikteki bu operasyonları, hukuki meşruiyetten ziyade "realpolitik" bir güç gösterisine dayanmaktadır. Çatışma hukukunda (jus in bello) orantılılık ve sivil kayıpların önlenmesi ilkelerinin, özellikle İsrail'in Gazze ve diğer bölgelerdeki harekatlarında tartışmalı hale gelmesi, uluslararası sistemde çifte standart algısını güçlendirmekte ve Küresel Güney'in sisteme olan güvenini zedelemektedir. Bu hukuki aşınmanın en çarpıcı örneklerinden biri, tarihsel olarak uluslararası hukukun başkenti (Lahey) konumundaki Hollanda'nın resmî devlet diskurunda gözlemlenmektedir. Anayasasının 90. maddesiyle "uluslararası hukuk düzeninin geliştirilmesini teşvik etmekle" yükümlü olan Hollanda hükümeti, yeni Dışişleri Bakanı Tom Berendsen'in ağzından, uluslararası hukukun "tek çerçeve olmadığı" ve İran gibi rejimlere karşı "gerçekçi (realist) bir rota" izlenmesi gerektiği yönünde beyanlarda bulunmuştur. Devletlerin eylemlerini meşrulaştırmak için hukuku bir "Pusula" olmaktan çıkarıp, duruma göre esnetilebilir bir dış politika aracına dönüştürmesi; güç kullanımının yeni normal haline geldiği ve anarşik güç dengelerinin (balance of power) hukukun üstünlüğüne (rule of law) galip geldiği kaotik bir küresel düzene geçişin en net göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.